Şimdi Ne Olacak?

11.12.2000 - 00:00

Türkiye’nin yaşadığı sorunlu haftaların arkasından IMF’den gelen para yardımı iyimser rüzgarların esmesine neden oldu. Ancak, uzun vadede Türkiye’nin yaşayacakları tam anlamıyla netliğe kavuşmuş değil.


Türk Halkı’nın hafızası zayıftır iddiası vardır ya çok şükür üç hafta öncesini hatırlayamayacak kadar vahim değil. En azından şimdilik. 22 Kasım 2000 tarihinde başlayıp 6 Aralık Kararları’na dek geçen dönemde yaşadığımız mali krizin etkilerini hala hissediyoruz. Neyse ki IMF’den 10.4 milyar dolarlık ek kaynak geleceği haberiyle piyasalar kendine gelmeye başladı. Gerçi ortada henüz paranın esamesi yok ama haberi bile piyasaların moralini düzeltmeye yetti. Bahsi geçen rakamla Hazine hesaplarının ve Merkez Bankası rezervlerinin buluşması ise ancak 21 Aralık 2000 tarihinde yapılacak olan IMF İcra Direktörleri Kurulu Toplantısı’ndan sonra belirli bir plan dahilinde gerçekleşecek. Peki ne olmuştu da 10.4 milyar dolara bu denli acil ihtiyacı olmuştu Türkiye’nin?.Cari işlemler açığının büyümesi, hükümetin söz verdiği halde istikrar programında yer alan reformların hakkını vermekteki ağırkanlılığı –bakınız Türk Telekom satışının gerçekleşememesi– ve bu yıl için planlanan GSM lisans satışından gelecek paranın büyük bölümünün gelecek yıla kalması ilk etapta sayılabilecek etkenler.Üstelik yıl sonu nedeniyle yabancı portföy yatırımlarının küçülme eğiliminde olduğunu unutmamak gerekiyor. Bütün bunların üstüne daha uzun bir süre tartışılacağa benzeyen ‘bankaların çekişmeleri tuz biber ekti’ denilebilir. Yabancı bankaların güven duygusunun bozulması, gelişmeleri hızlandırdı.


Tabi bu sırada güven bunalımı sürecinde yaklaşık 7 milyar dolarlık yabancı sermayenin kaçışının yanı sıra, İMKB endeksi 7 binlere dek düşüyor, faizler ise gecelik yüzde 13000’lere varan oranlarda zirve yapıyordu. Üstelik mali kriz, küreselleşen dünyada sınırları engel görmediğinden özellikle eski doğu bloku ülkelerinin krizden etkilendiğine dair haberler gelmekte gecikmedi.Krizin bütün dünyayı etkilemesine izin vermek istemeyen IMF ve Dünya Bankası gibi uluslararası finans kuruluşları da hemen harekete geçti. Hatta başkanlık günlerinin son demlerini yaşayan ABD Başkanı Clinton bile... Gerçi IMF’nin bu kadar hızlı hareket etmesinde, Asya Krizi’nden sonra program uyguladığı iki ülkeden biri -diğeri Arjantin- olmamızın etkisiyle, kendi prestijini kurtarma içgüdüsünün katkısı da inkar edilemez ya... O hızla soluğu Türkiye’de alan IMF yetkilileri, önce durum tespiti yapmak üzere ilgili makamlarla ikili görüş alışverişlerinde bulunup ortaya çıkan tabloyu inceliyor, ardından Türkiye’nin ihtiyaç duyduğu ek kredi ihtiyacını tespit ederek merak edilen rakamı belirliyordu. Tabi ek yardım karşılığında alınmasını istediği ek tedbirlerle birlikte.


Peki 10.4 milyar doların gelmesi sorunların çözümü için yeterli miydi? Henüz gelmemiş bir para olduğunu gözönünde bulundurup, piyasada yarattığı etkiye bakarsanız yeterli gibi görünüyor. Çünkü IMF’den gelecek rakamın açıklanmasıyla birlikte, gecelik faizler düşüşe, borsa da kendini bulmaya başladı. Hatta kaçan dış sermayeden bile geri dönmek üzere hazırlık yapanlar olduğuna dair belirtiler görülüyordu. Tereddüt edilen tek nokta bu resmin ne kadar gerçek olduğu. Psikolojik düzelmeyi kimse inkar etmiyordu ama reel bazda bunun sağlamasını yapmak mümkün müydü? Belki de istikrar programında değişikliklere ihtiyaç olacak, hedeflere ulaşılmak için yeni tarihlerin belirlenmesine ihtiyaç duyulacaktı? Gerçi Ankara’dan programa belirlendiği gibi devam mesajları geliyordu gelmesine de 3 yıllık istikrar programının ilk yılı tamamlamak üzereyken bir yara alınmıştı. Üstelik ekonomicilere göre bu beklenen ama çok erken gelen bir krizdi. Bu dalganın ikinci ve üçüncü yıllara hiç mi etkisi olmayacaktı? Bu mümkün müydü? Hem bu arada IMF’nin ek tedbirlerle istediklerinin yansımaları da merak ediliyordu. Biz tüm bu merak edilenleri iktisatçıların değerlendirmesini istedik. İşte kriz sonrası Türkiye için öngörüler...


Boğaziçi Üniversitesi İktisat Fakültesi Öğretim Üyelerinden Prof. Dr. İzzettin Önder, IMF’den 10.4 milyar dolar geleceği haberinin psikolojik etkisiyle her şey düzelmiş, krizden kurtulunmuş izlenimi yaratılsa da bedellerini ödemek üzere ilk perdenin THY’nin özelleştirilmesiyle açıldığını kaydediyor.Önder, Türkiye’nin kendisine düşen dış borçlarını aksatmamak, dış yatırımcılara büyük olanaklar sağlamak ve ABD’ye hizmet eden bir görüntü sergilemek rollerini başarıyla yerine getirdiğini vurguluyor. 10.4 milyar doların henüz gelmediğine dikkat çeken Önder, psikolojik olarak piyasalarda görülen düzelmeye dikkat çekerek, “Oysa bu rakamın, borç stokumuza ve faiz yüküne ilave yapmasından kimsenin bahsettiği yok” serzenişinde bulunuyor.


Prof. Dr. İzzettin Önder ileparalel düşünceleri paylaşan İstanbul Üniversitesi İktisat Fakültesi’nden Prof. Dr. Esfender Korkmaz’ın görüşü de krizin atlatılmadığı, sadece ertelendiği yönünde.Korkmaz, “Şu anda IMF’den gelmiş bir para yok ki, Kasım 2001’e dek bahsi geçen para aşama aşama gelecek. Şu anda piyasada varolduğu sanılan iyileşme de psikolojik etkiden ibaret, ‘peki ya reelde ne olacak?’ sorusunu soran yok” diyor. Korkmaz, ‘10.4 milyar dolar sorunu çözmeye yeterli olacak mı?’ sorumuza ise “Türkiye’nin dövize ihtiyacı var bu tamam. Ama diğer yanda ödemeler dengesi açık veriyor, krizle birlikte 7 milyar dolarlık dış sermaye kaçmış ve 2001’de de bu açıklar devam edecek. Temelde bu açığa sebep olanın, Merkez Bankası’nın kuru yüzde 20’lerde sabitlemesi, oysa enflasyonun yüzde 40’lar civarında olmasından kaynaklandığı ortada. Böylesine fark hangi ülkede olursa olsun, ekonomide farklı baskıları beraberinde getirir” şeklinde yanıt veriyor. Enflasyon ile kur arasındaki bariz farkın dış açığın yanı sıra, devalüasyon baskısı da oluşturacağına dikkat çeken Esfender Korkmaz, gelecek paranın sadece açıkları kapatacağını, oysa açığa sebep olan baskıların artarak devam edeceği görüşünü savunuyor.


IMF’in istekleri arasında bankacılığa bir hayli yer ayrılmış... Sorunlu bankalara operasyon yapılması, birleşme ve devirlerin hızlanması, bankaların yasal karşılıklarının vergi borçlarına mahsup edilmesi ve yabancı kreditörlerin paralarının devlet garantisi altına alınması gibi. Halbuki reel üretime girmeden kalkınmanın mümkün olamayacağını vurgulayan Prof. Dr. İzzettin Önder, ekonominin tamamında uzun vadeli bir perspektife ihtiyacımız olduğu inancını taşıyor. Bu istekler arasında belki de en çok dikkat çekeni, dışarıdan gelen banka kredilerine devlet garantisi maddesi. Öyle ya, mevduata güvence veren devlet, karşılığında içi boşaltılan bankalarla karşılaşmıştı. Şimdi dışarıdan gelen krediye verdiği devlet güvencesinde ne ile karşılaşılacaktı? Önder’e göre, Türkiye’deki gibi bariz bir boşaltmadan ziyade daha az hissettirilen bir boşaltmaya tanık olunabilir. Bu konuda daha rafine bir yöntem kullanılacağını vurgulayan Önder “Rafineyi açmak gerekirse, önce içeri para girer, ardından döviz fiyatına baskı yapılır, ardından sıcak para operasyonları artar, bu ihracatımıza balta vurur ve hemen akabinde de ithalatımızı artırır ki bu yapılanma da bizi giderek dış borca bağımlı hale getirecektir” öngörüsünü dile getiriyor.


Esfender Korkmaz’a göre de dışarıdan gelen kredilere devlet garantisinin sonu yok. “Çünkü piyasada rekabeti engellemek ve bankaların daha duyarsız –nasıl olsa devlet garantisi var denilerek yüksek faizli kredi alınırsa ne olacak?- davranması gibi sonuçlarla karşılaşılabilir” diyerek olası sakıncalarına dikkat çeken Korkmaz, böyle müdahaleleri denize düşün yılana sarılır atasözüyle özetliyor.
Devalüasyon söylentileri hakkında ise hükümetin 2000 yılında bütçe açığını iyi göstermek ve şoku bayram sonrasına taşımak için devalüasyon kararını ertelediğine ilişkin iddialar dolaşsa da İzzettin Önder, böyle bir olasılığa şans tanımıyor. Bu düşüncesinin gerekçesini “Aksi taktirde programın önemli bir ayağı reel olarak çöker” şeklinde açıklayan Önder, IMF’in buna izin vermeyeceği inancında. Önder’in bu konudaki kanıtı da hazır: “Düşünsenize develüasyon olması demek, ihracatın önünün açılma ihtimali demek, Türkiye’deki yabancı firmaların dışarıdan gelen girdilerinin maliyetinin artması demek sonra yabancı firmaların, kar transferlerinin azalması demek ki bütün bunlara IMF’nin izin verebileceğine inanıyor musunuz?” diye manidar bir soru soran Önder, döviz nedeniyle ara ara zaten devalüasyonun olduğunu da eklemeden geçemiyor. Daha önce döviz kuru ile enflasyon arasındaki farkın devalüasyon baskısı yaratacağına değinen Esfender Korkmaz, hazirana dek sabit döviz kurunun devam edeceğini vurgulayarak, IMF’in devalüasyon olmaması şartıyla para verdiğine dikkat çekiyor.


“Aslında atılan bütün adımlar, Türk siyasetinin ABD’yi kurtarmasına yönelik çalışmalardan ibaret” düşüncesini dile getiren Önder, gelişmeleri Avrupa’nın çok dikkatle takip ettiğini vurguluyor. Hatta Avrupa basınının ‘IMF politikaları Türkiye’de de aksamaya başladı’ türünden başlıklar atmasını çok anlamlı bulan Önder, Türkiye’nin iki kutup arasında paylaşılamadığını belirtiyor. “Bundan sonrası ne olur? sorusuna gelince” diyen Önder’in konu hakkındaki son sözleri “52. eyalet olduğumuz için artık işler bizim inisiyatifimizde değil” diyerek pek iyimser olmadığını gösteriyor.


IMF DEĞİŞİME AYAK UYDURABİLİYOR MU?

Asya Krizi’nin ardından, Arjantin’in şu an içinde bulunduğu durum ve son olarak Türkiye’de ortaya çıkan kriz süreci deIMF, Dünya Bankası ve BM gibi İkinci Dünya Savaşı sonrasında batılı gelişmiş ülkelerin öncülüğüyle oluşturulan uluslararası örgütlerin devrini tamamladıkları, artık pek işe yaramadıkları, küreselleşen dünyada eski reçetelerle hastalığın tedavi edilemediği yorumlarının yinelenmesine neden oldu. Biz de iş dünyasına bu iddiaya katılıp katılmadıklarını sorduk. Sorumuza yanıt vermeden önce “II. Dünya Savaşı’ndan sonra yeni bir uluslararası para sistemi oluşturulurken, dolara bağlı sabit kur uygulamasının, dış ticaret açıkları ve devalüasyon beklentilerinden kaynaklanabilecek dengesizliklere karşı korunabilmesi için bir fon oluşturulması gereği kabul edilmiş ve IMF, üye ülkelerin dış ödeme güçlüğüne düşmeleri halinde acil kaynak sağlamak amacıyla kurulmuştur. IMF’nin çalışma anlayışı temelde bir ülkede ortaya çıkabilecek dış ödeme güçlüğünün, dış ticaret açıklarından veya devalüasyon beklentisiyle oluşabilecek spekülatif hareketlerden kaynaklanabileceği varsayımına dayanır. Bu nedenle bir ülkeye destek sağlanırken, iç talebi düşürücü ve paranın dış değerine istikrar kazandırıcı önlem alınması şartlarını koşmaktadır. Başka bir ifadeyle IMF ateşin düşürülmesine bakmakta, hastalığın tedavisiyle ilgilenmemektedir” açıklamasıyla IMF’nin kimliğine ilişkin tespitlerini dile getiren İTO Başkanı Mehmet Yıldırım, bu nedenle IMF’den destek alan ülkelerde ödeme güçlüğü bir süre için aşılmış olsa da dengesizliklere yol açan gerçek nedenler bulunup giderilmedikçe sorunların ortadan kaldırılmadığına dikkat çekiyor.


Globalleşen bugünkü ekonomik koşullarda ve mali piyasaların ulaştığı entegrasyon seviyelerinde, ülke bazında ortaya çıkan sorunların çözümünde çok daha esnek yaklaşımlara ihtiyaç duyulduğunu vurgulayan Yıldırım, “IMF de bugünkü ihtiyaçların farklı oluşunun tabi farkında. Türkiye ile yapılan stand-by anlaşması ödeme güçlüğü içinde olmayan bir ülkeye ekonomik istikrar kazandırma amacına yönelik olması bakımından IMF için de ilk kez uygulanan bir yaklaşım” noktasına dikkat çekiyor. Yıldırım, ekonomilerin arasında bugün dünya çapında gelişen çok yönlü bağlantıların, bir ülkede ortaya çıkan büyük boyutlu sıkıntıların, diğer ülkeleri de etkilemesi sonucunu doğurduğunu, bu nedenle mali krizlerin önlenmesinde ve durdurulmasında, ülkeleri krize götüren ekonomik problemlerin giderilmesinde yardımcı olabilecek IMF ve Dünya Bankası gibi uluslararası kuruluşlara duyulan ihtiyacınazalmayacağına dikkat çekiyor. Yıldırım “Ancak bu desteğin kriz çıktıktan sonra yalnız kısa sürede yeniden dış ödeyebilirlik kazandırmaya yönelik yapılmasının bugünkü şartlarda yeterli hatta yararlı olmayabileceği görülüyor. IMF’nin artık etkinliklerini, bir ülkede kriz başlamadan müdahale edebilecek ve krize yol açan sıkıntıları da dikkate alarak çözülmelerine destek sağlayacak şekilde gösterebilmesi, bu amaç ve anlayış içinde çalışmasını, mümkün kılacak şekilde yapılanması gerekiyor” uyarısını yapmaktan da geri durmuyor.TÜGİAD Başkanı Muharrem Yılmaz da yaşları pek genç olmayan bu kuruluşların yeniden yapılanmalarının zorunlu olduğu görüşünde.Türkiye krizine gelince; IMF ile birlikte hazırlanan ve birinci yılını doldurmak üzere olan istikrar programının, krizin sebebi olarak görülemeyeceğini fakat yine de Türkiye’nin bu anlamda çok fazla seçeneği olmadığının da ortada olduğunu kaydeden Yılmaz, krizin sebebini,programın hedefi olan reformlara ilişkin adımların zamanında atılamamasına, bu konudaki gecikme ve kararsızlıklara bağlıyor. İTO Başkanı Mehmet Yıldırım’a göre şimdi yapılması gereken, programın tavizsiz uygulanması. “Çünkü şu an önerilen reçeteler, Türkiye’nin zaten yapması gerekenler. Krizde suçlu arayacağımıza üzerimize düşeni tam olarak yapalım” eklemesiyle.


IMF`E VERİLEB TAAHHÜTLER..

• Memur ve kamu işçilerinin maaşları, enflasyon hedefiyle uyumlu oluyor.
• Sorunlu bankalara operasyon yapılıyor, birleşme ve devirler hızlanıyor
• Türk Telekom’un özelleştirilmesi 2001’in ilk 4 ayında bitiyor.
• Bütçe dışı fonlar 2001’in ilk çeyreğinde kapanıyor.
• Enerji sektörünün de içinde bulunduğu hızlandırılmış bir özelleştirilme takvimi açıklanıyor. Elektrik piyasası kanunu çıkarılıyor ve santrallerin özelleşmesi tamamlanıyor.
• Bankaların yasal karşılıkları vergi borçları hesabına geçiriliyor.
• Kur politikası son gelişmeler ışığında gözden geçiriliyor.
• Bankalara verilen yabancı krediler devlet garantisi altına alınıyor.

..karşılığında;
• 10.4 milyar dolarlık kredinin 7.5 milyar doları, ek rezerv kapsamında veriliyor.
• 2.9 milyar dolar ise stand-by anlaşması çerçevesinde kullandırılıyor.
• Kredinin 2 milyar 250 milyon dolarlık bölümü ile stand-by’ın iki dilimi olan 560 milyon dolar, 21 Aralık’taki IMF İcra Direktörleri toplantısının ardından aktarılıyor.
• 20 Ocak ve 20 Şubat’ta 1.1’er milyar dolarlık kredi geliyor. Kalan kısım 15 Mart, 15 Haziran, 15 Ağustos ve 15 Kasım’da 750’şer milyon dolarlık taksitler halinde veriliyor.
• Bunun dışında stand-by çerçevesinde üç ayda bir 280 milyon dolarlık rutin çekişler de devam ediyor.
• Kredinin ilk geri ödemesini ise Türkiye, 18. aydan itibaren yapıyor.


BİR MUSİBET, BİN NASİHATTAN YEĞDİR;

E.P Trend: IMF’den beklenen ek kredi miktarı ve ne zaman geleceği hakkında bilgi verir misiniz?

Selçuk Demiralp: Bilindiği üzere nakit sıkışıklığı nedeniyle başlayan ve döviz rezervlerinin hızlı bir biçimde azalmasına neden olan mali kriz, 22 Kasım 2000 tarihinde baş göstermiş ve bugüne kadar da devam etmiştir. Uygulanmakta olan ekonomik istikrar programı için orta vadede ciddi sorunlar doğurabilecek olan krizin giderilebilmesi için hükümet tarafından her türlü önlem alınmış ve bu çerçevede Uluslararası Para Fonu’ndan (IMF) da 10 milyar doların biraz üzerinde ek kaynak sağlanmış bulunuyor.

IMF’den sağlanacak olan kredinin 7.5 milyar dolarlık kısmını, Ek Rezerv Olanağı oluşturuyor. Bu miktar 21 Aralık 2000 tarihinde yapılacak olan IMF İcra Direktörleri Kurulu toplantısından sonra belirli bir plan dahilinde Hazine hesaplarına girecek ve Merkez Bankası rezervlerine eklenecek.Öte yandan, Dünya Bankası’ndan da daha önce açıklanan ve toplamı 5 milyar dolar olan Ülke Yardım Stratejisi çerçevesinde işlemleri yürütülen 1 milyar dolarlık kredinin hızlandırılarak aralık ayı içerisinde sağlanması öngörülüyor.

E.P Trend: Döviz girişi sıkıntıları gidermeye yeterli olacak mı?

Demiralp: Yurtdışından sağlanacak olan ek kaynakların olumlu etkileri kısa vadede görülecek olmakla birlikte, yurtiçindeki nakit sıkışıklığının giderilmesi için döviz talebinin önünün kesilmesi gerekmektedir. Dövize olan talep fazlalığının, gerek yurtiçinde, gerekse yurtdışında mali piyasalar başta olmak üzere ekonomimize olan güvenin yeniden tesis edilmesi ile birlikte azalacağını beklemekteyiz. Bu kapsamda, hükümetimizin ekonomik programın uygulanması çerçevesinde göstermiş olduğu kararlılık ve program önlemlerine bağlı kalınması büyük önem taşıyor. Güven bunalımının aşılmasının yanı sıra, uluslararası örgütlerden sağlanan ek kaynakların ekonomimize girmesinin de mevcut nakit sıkışıklığı üzerinde olumlu bir etkisi olacak.

EP Trend: Benzer bunalımlara fırsat verilmemesi için bazı göstergelerin gözden geçirilmesi gerekebilir yönünde bir açıklamanız olmuştu.

Demiralp: Geçen iki hafta içerisinde baş gösteren mali dengesizliğin ortadan kaldırılması ve sağlıklı bir büyüme için şart olan güçlü bir finans sektörünün tesis edilebilmesi için bir dizi ek tedbirler alınıyor. Bu kapsamda, döviz girişlerinin artırılması için özelleştirilmeye hız verilecek ve enflasyonun daha hızlı bir biçimde düşmesi sağlanacaktır. Bugüne kadar başarı ile sürdürülmekte olan özelleştirme çalışmalarının en önemli unsurlarını oluşturan Türk Telekom’un ve THY’nin özelleştirilebilmesi için 14 Aralık 2000 tarihine kadar ihaleye çıkılacak ve aynı dönemde elektrik sektörünün özelleştirilmesi çalışmaları çerçevesinde yeni bir yasa tasarısı TBMM’ne sunulacaktır. 21 Aralık 2000 tarihindeki IMF İcra Direktörleri toplantısından sonra açıklanacak olan Ek Niyet Mektubu’nda söz konusu önlemler ayrıntılı bir biçimde yer alacak.

EP Trend: O halde istikrar programı bildiğimiz gibi...?

Demiralp: Her ne kadar son haftalarda ortaya çıkan mali dengesizlik ekonomik istikrar programının başarısına ilişkin kaygılar uyandırmış ve bazılarınca bu durum programın sonu olarak nitelendirilmişse de uygulanmakta olan ekonomik istikrar programından taviz verilmesi hiçbir şekilde söz konusu değildir. Bu kadar kapsamlı bir programın uygulanması sırasında, yaşamakta olduğumuz mali dengesizlik gibi sıkıntıların, her ne kadar istenen bir durum olmasa da ortaya çıkması mümkündür. Önemli olan bu tür krizlerin programın bütününe zarar vermeden en kısa sürede ortadan kaldırılmasıdır.

EP Trend: 2000 yılında yara alan programın, 2001 yılı seyri hakkında bilgi verir misiniz?

Demiralp: Hükümetimiz, ekonomik konularda uzun yıllardır görülmemiş bir kararlılıkla programa destek veriyor. Ekonomi stratejisini uygulama hususunda mevcut döviz kuru politikası çerçevesi de dahil olmak üzere 2001 yılı enflasyon hedefinin ve dış pozisyonda beklenen düzelmenin gerçekleştirilmesi için her türlü önlem kararlılıkla alınıyor. Son 20 yıldır ekonomimizin gelişmesinin önünde büyük bir engel oluşturan yüksek kronik enflasyonun ortada kaldırılması ve sürdürülebilir bir ekonomik büyüme için gerekli ortamın yaratılması için tarihi bir fırsat yakalanmıştır. Bu süreç içerisinde, her ne kadar bazı kısa vadeli sıkıntılar ortaya çıkabilecekse de uzun vadede programın başarı ile sonuçlandırılması ancak ve ancak toplumun tüm kesimleri ile programa sahip çıkması ile mümkündür. İçinde bulunduğumuz kriz de bu gerçeği doğrular bir etken olarak karşımıza çıkmaktadır. (TREND)

Bu haberi okuyanlar bunları da okudu
 
  • BIST
  • DOLAR
  • EURO
  • ALTIN
  • €/$
75.929 Değişim: -0,13% Hacim : 3.682 Mio.TL Son veri saati : 18:10
Düşük 75.117 08.12.2016 Yüksek 76.459
Açılış: 76.265
3,4559 Değişim: 1,95%
Düşük 3,3407 08.12.2016 Yüksek 3,4974
Açılış: 3,3897
3,6697 Değişim: 0,58%
Düşük 3,6095 08.12.2016 Yüksek 3,7318
Açılış: 3,6487
130,16 Değişim: 1,82%
Düşük 126,22 08.12.2016 Yüksek 131,60
Açılış: 127,84
1,0612 Değişim: -1,40%
Düşük 1,0606 08.12.2016 Yüksek 1,0873
Açılış: 1,07628

bigpara

Copyright © 2016 Tüm hakları saklıdır.
Hürriyet Gazetecilik Matbaacılık A.Ş.

YASAL UYARI:
Piyasa verileri Matriks Bilgi Dağıtım Hizmetleri A.Ş. tarafından sağlanmaktadır. Üye girişi yapılan Canlı Borsa sayfaları haricinde Hisse senedi verileri 15 dk gecikmelidir. Tahvil-Bono-Repo özet verileri her durumda 15 dk gecikmelidir.

Burada yer alan yatırım bilgi, yorum ve tavsiyeleri yatırım danışmanlığı kapsamında değildir. Yatırım danışmanlığı hizmeti; aracı kurumlar, portföy yönetim şirketleri, mevduat kabul etmeyen bankalar ile müşteri arasında imzalanacak yatırım danışmanlığı sözleşmesi çerçevesinde sunulmaktadır. Burada yer alan yorum ve tavsiyeler, yorum ve tavsiyede bulunanların kişisel görüşlerine dayanmaktadır. Bu görüşler mali durumunuz ile risk ve getiri tercihlerinize uygun olmayabilir. Bu nedenle, sadece burada yer alan bilgilere dayanılarak yatırım kararı verilmesi beklentilerinize uygun sonuçlar doğurmayabilir. Bununla beraber gerek site üzerindeki, gerekse site için kullanılan kaynaklardaki hata ve eksikliklerden ve sitedeki bilgilerin kullanılması sonucunda yatırımcıların uğrayabilecekleri doğrudan ve/veya dolaylı zararlardan, kar yoksunluğundan, manevi zararlardan ve üçüncü kişilerin uğrayabileceği zararlardan dolayı Hürriyet Gazetecilik ve Matbaacılık A.Ş hiçbir şekilde sorumlu tutulamaz.

BIST isim ve logosu "Koruma Marka Belgesi" altında korunmakta olup izinsiz kullanılamaz, iktibas edilemez, değiştirilemez.

BIST ismi altında açıklanan tüm bilgilerin telif hakları tamamen BIST'e ait olup, tekrar yayınlanamaz.